phpKF - php Kolay Forum  
Ana Sayfa  |  Yardım  |  Üyeler  |  Giriş  |  Kayıt
 
Ne Mutlu Türk'üm Diyene
 
 
Forum Ana Sayfası  »  Türk kültürü ve medeniyeti  »  Türk Müziği
 »  Türk Müziği Çalgıları

Yeni Başlık  Cevap Yaz
Toplam 2 Sayfa:   [1]   2   >   son» 
Türk Müziği Çalgıları           (gösterim sayısı: 111)
Yazan Konu içeriği

boşluk

webmaster
[Habeş]
Webmaster

Kullanıcı Resmi

Kayıt Tarihi: 27.09.2008
İleti Sayısı: 1.770
Şehir: İstanbul
Durum: Forumda Değil

E-Posta Gönder
Web Adresi
Özel ileti Gönder

Konu Tarihi: 25.11.2008- 00:36





Resim Ekleme


Resim Ekleme
Bağlama
Yazan Cevap içeriği

boşluk

webmaster
[Habeş]
Webmaster

Kullanıcı Resmi

Kayıt Tarihi: 27.09.2008
İleti Sayısı: 1.770
Şehir: İstanbul
Durum: Forumda Değil

E-Posta Gönder
Web Adresi
Özel ileti Gönder

Cevap Tarihi: 25.11.2008- 00:38
Alıntı yaparak cevapla  


          Türkiye’de kullanımı en yaygın olan telli halk çalgısıdır. Yörelere ve büyüklüğüne göre, Bağlama, Divan Sazı, Bozuk, Çöğür, Kopuz, Irızva, Cura, Tambura gibi adlar verilmektedir. Bağlama ailesinin en küçük ve en ince ses veren çalgısı curadır. Curadan biraz daha büyük ve curaya göre bir oktav kalından ses veren çalgı ise tamburadır. Bağlama ailesinin en kalın ses veren çalgısı ise divan sazıdır. Tamburaya göre bir oktav kalından ses verir.

          Bağlama; tekne, göğüs ve sap olmak üzere 3 ana kısımdan oluşmaktadır. Tekne kısmı genelde dut ağacından yapılmaktadır. Ancak dut ağacının dışında ardıç, kestane, ceviz, gürgen gibi ağaçlar da kullanılmaktadır. Göğüs kısmı ladin ağacından, sap kısmı ise gürgen, ak gürgen ya da ardıç ağacından yapılmaktadır.

          Sap kısmının tekneden uzak kısmı üzerinde tellerin bağlandığı burgu adı verilen parçalar vardır. Bağlamanın ayarı bu burgular kullanılarak yapılmaktadır. Sap kısmı üzerinde misina ile bağlanmış perdeler bulunmaktadır. Bağlama, mızrap ya da tezene adı verilen kiraz ağacı kabuğu veya plastikten yapılan araçla çalındığı gibi bazı yörelerimizde parmakla da çalınmaktadır. Bu çalım tekniğine şelpe adı verilmektedir.

          Bağlama üzerinde ikişerli veya üçerli gruplar halinde 3 grup tel bulunmaktadır. Bu tel grupları değişik biçimlerde düzenlenebilmektedir. Örneğin bağlama düzeni adı verilen biçimde alt gruptaki teller yazılış itibariyle la, orta gruptaki teller re,üst gruptaki teller ise mi seslerini vermektedir. Bu düzen biçimi dışında kara düzen (bozuk düzen), misket, müstezat, abdal, rast gibi düzenler de vardır.


Resim Ekleme


Resim Ekleme
Kânun
Yazan Cevap içeriği

boşluk

webmaster
[Habeş]
Webmaster

Kullanıcı Resmi

Kayıt Tarihi: 27.09.2008
İleti Sayısı: 1.770
Şehir: İstanbul
Durum: Forumda Değil

E-Posta Gönder
Web Adresi
Özel ileti Gönder

Cevap Tarihi: 25.11.2008- 00:39
Alıntı yaparak cevapla  


“Kânun”un Tarih İçindeki Gelişimi

          “Kânun”un bazı kaynaklara göre büyük Türk bilginlerinden Farabi (870-950) tarafından icat edildiği söylenmektedir, aynı kaynaklar Farabi’nin “Kânun”üzerinde çeşitli değişiklikler yaptığını da öne sürmektedir.

          Ancak, antik çağda Mısır ve Sümerliler tarafından kullanıldığını gösteren bazı tarihi belgelerden başka eski bir Arap rivayetine göre de “Kânun”u, İbn-i Hallegan’ın icat ettiği ve bu bilginin Horasanlı Bermek ailesinden olup Musul’un Türklerle meskun İrbil şehrinde doğduğu söylenmektedir.

          Bir efsaneye göre de: Bir ağacın üzerinde ölen kuşun, ağacın dallarından aşağıya sarkan kurumuş bağırsaklarının rüzgarın etkisiyle çıkardığı seslerden esinlenerek “Kânun”un bulunduğu söylenir. Evliya Çelebi seyahatnamesinde, “Kânun”un meşhur üstadlardan Ali Şah tarafından icat edildiğini ve Revanlı Mirza Haydar Bey ile Cağalazade Mustafa Bey’in “Kânun”hakkında bilgi sahibi olduklarını yazar.

          Albert Lavignac, Encyclopedi de la Musique et Dictionnarie du Conservatoire (Konservatuar Lugatı ve Müzik Ansiklopedisi)’da “Kânun”un Arap çalgısı olduğunu ileri sürer. Clement Huart, “Kânun”u Avusturyalıların Zither ve Macarların Cymbalum’undan daha küçük ve yatırılmış bir “Arp”olarak tanımlar. “Çeng” adındaki çalgının “Kânun”ile birlikte bulunduğu ve geliştiği genellikle kabul edilmiştir.

          İsmi Yunanca “Kanon” (tek telli saz) olmasına rağmen Asya’da icat edildikten sonra Türklerin Orta Asya’dan Anadolu’ya göç etmeleri ile “Kânun” Anadolu’ya getirilmiştir. Bu çalgıya “Kânun” isminin verilmiş olması bir bakıma Akustik kânunları ile ilgili bulunmasından ileri geldiği ihtimalini de hatıra getirmektedir.

          Kurt & Ursula Reinhard, (Paris 1968)’a göre: İslamın ilk devirlerinde “Kânun”, sesler sistemini göstermek için pedagojik bir amaçla kullanılmıştı. Yunanca kökenli “Kanon”, yani kural, kânun adı da buradan gelmektedir. Yakın Doğu da gördüğü ilginin sebebi de bu işlevde yatmaktadır.

          15. asırda yaşamış bir Türk alimi olan Ahmet oğlu Şükrullah, IV. Osmanlı Padişahı Yıldırım Bayezid’in Şehzadelerinden İsa Çelebi’ye ithaf ettiği kitabında Eski Türklerin “Çalav” ismini verdikleri çalgıları hakkında geniş bilgi vardır. Ahmet oğlu Şükrullah bu kitabında yapılış ve çalınış tarzları ile birlikte bu çalgıları “Kamil Çalgılar” ve “Eksik Çalgılar” diye iki grupta incelemiştir. Eksik çalgılardan olduğunu bildirdiği “Kânun”hakkındaki bilgiye göre, o zaman ki “Kânun”un şekil ve tel düzeni bakımından bugünkü “Kânun”dan esaslı bir farkı olmadığı anlaşılıyor. ”Kânun”daki deri kısmından bahsetmediğine göre, mandal tertibatı gibi bu kısmında “Kânun”a sonradan ilave edildiğini düşünebiliriz. (Bu bilgiler 12. Ve 13. asırlara aittir.)

          Rauf Yekta’nın Türk Mûsikîsi adlı kitabında “Kânun”u anlatan bir bölümde şöyle denilmektedir: “Evvelce bu çalgıyı icra edenlerin ses perdesini az çok yükseltmek istedikleri telin üzerine bir parmak darbesinden başka başvuracakları bir çare yoktu, hem de az muvaffak olunan bu ameliyenin güçlüğüne çare bulmak üzere, bundan otuz sene evvel (kitabın yazılış tarihi:1913) her telin altına iki veya üç madeni parça (mandal)konulması düşünüldü; böylece kolayca kaldırılıp indirilen bu mandallarla istenilen perdenin tizliği veya pestliği elde edilmektedir. Mahmut Ragıp Gazimihal de mandal tertibatı hakkında şöyle demektedir:Asrın başlarında yarım perdeler için mandal sistemi yine İstanbul’da tatbik edilmiştir.

          Günümüzde ise her üçlü tel için 6 ile 15 mandal görülebilmektedir. “Kânun”, yukarıda bahsedilen mandal tertibatının bulunuşuna kadar çok güç olan şekliyle, sol elin baş parmağının tırnağı ile tellerin çeşitli yerlerine bastırıp perdeleri bulmak suretiyle çalınıyordu. ”Kânuni Hacı Arif Bey”(1862-1911) “Kânun”un mandalsız olarak çalındığı devrin en büyük “Kânun”virtüözü olarak bilinir.

          Abdülkadir Meragi'de (1350 ?-1435) İslam Mûsikîsi tarihinde, döneminde kullanılan çalgıların teknik özelliklerini en düzgün biçimde açıklayan kişidir. Abdülkadir, çalgıları bilimsel bir tasnife tabi tutmuş, yapım şekillerini, teknik özelliklerini, bazen akortlarına kadar anlatmıştır. “Kânun”hakkında şöyle demektedir: “Kânun”sazı “Mutlakat” grubuna dahil edilmiş olup şöyle tanıtılmıştır; teknesi ve göğsü üçgendir, sapı yoktur, telleri kiriştir ve üçer üçer akort edilir, yani her üç tel aynı sese çekilir, bir oktava sekiz mülayim ses gelecek şekilde düzenlenir.

          Yukarıda da belirtildiği üzere “Kânun”için 20. asır başlarına kadar bağırsaktan yapılmış ve kiriş olarak adlandırılan teller kullanılıyordu. Bu kirişler, naylon tellerin daha dayanıklı olmaları ve daha güçlü ses vermeleri ayrıca çeşitli kalınlıklarda bol miktarda bulunması nedeniyle tamamen terkedilmiş ve yerini naylon tellere bırakmıştır. Bu tellerin bildiğimiz balık mesinaları ile hiçbir ilgisi olmayıp saf naylondan imal edilen cinsleri kullanılır.

          Büyük mûsikî bilgini Rauf Yekta yüzyılımızın ilk çeyreği ile ilgili olarak şöyle yazmıştı : “Daha evvel de gördüğümüz gibi, “Kânun”Türklerin eski çalgıları arasında yer alıyordu;bununla beraber bir zaman geldi ki (18. yüzyıl boyu) “Kânun”, Türklerce tamamen unutuldu. Şöyle ki: Türk Mûsikîsi’nin en parlak devri olan III. Selim’in saltanatı sırasında bu çalgıyı icra edene rastlanmıyor."

          II. Sultan Mahmud(1818-1839)devrinde Şam’lı bir mûsikîşinas olan Ömer Efendi, “Kânun”u İstanbul’a getirmiş ve o zamandan beri bu çalgı, aralarında bilhassa Türk hanımlarının da yer aldığı birçok amatör icracı bulmuştur. “Henry George Farmer”ın (Turkish Musical Instruments in the fifteenth century) haklı olarak itiraz ettiği gibi, “Kânun”un 18. yüzyılda unutulduğu yahut ihmale uğradığı görüşü hayli tartışmalıdır. Çünkü G. Scottin’in 1707-1786 yıllarında yaptığı, 1723’te de Bonanni’nin bir kopyasını yayımladığı “Kânun”çalan Türk kızı resmi ile, 1781-1786 yıllarında İstanbul’da bulunan Toderini’nin oda mûsikîsi çalgıları arasında “Kânun”u da sayması Rauf Yekta’nın görüşlerini çürütmektedir. Üstelik Toderini “Kânun”un saraydaki kadınlarca da çalındığını söylemeyi de ihmal etmemiştir, demek ki , “Kânun”o dönemde bir piyasa çalgısı değildi.

          Bir başka 18. yüzyıl yazarı Laborde, “Kânun”u konser çalgıları arasında saymıştır. Bir başka önemli belge veya resim de 1738-1742 yılları arasında İstanbul ve İzmir’de bulunan İsviçreli ressam J. E. Liotard’ın çizdiği saz takımındaki “Kânun”lar bu çalgının 18. yüzyılda da kullanıldığını gösteren canlı bir belge niteliğindedir. Yine de , “Kânun”un yaygın bir çalgı olduğunu söylemek zordur, ama şunu rahatlıkla söyleyebiliriz : Ömer Efendi “Kânun”u İstanbul’a getirmiş değildir, O bu çalgının sevilip yayılmasına öncülük etmiş olabilir.

          Kânuni Ömer Efendi’den sonra Kânuni Hacı Arif Bey’in de bu çalgının yayılmasında çok büyük hizmetleri olmuştur. Hasan Ferit Alnar’ın izlediği yol da ilginçtir. “Kânun”sazında ilk gerçek virtüözümüz sayılması gereken Hasan Ferit Alnar (1906-1978), henüz çok genç yaşında görülmedik, alışılmadık virtüözlükteki icralarıyla büyük beğeni toplamış ve daha yirmi yaşına gelmeden usta bir “Kânun” sanatçısı olarak sivrilmiştir. Ayrıca 1950’li yıllarda da ilk “Kânun” Konçertosunu bestelemiştir. Daha sonraki “Kânun”icracı ları arasında Nazım Bey, Ama Ali, Vecihe Daryal ve Ahmet Yatman’ı sayabiliriz.
Resim Ekleme


“Kânun”un Teknik Özellikleri ve Yapısı

          “Kânun”eğik kenarı uzun bir yamuk şeklindedir, bu şekilde yapılmasının amacı, tellerinin boyunun ayarlanmasındandır. Akort yapmaya yarayan burguların konduğu bu sol tarafa daha sonra mandallar eklenmiştir. Şekil yönünden kalınlığı az olan tahta bir kutuya benzer. Teller göğüs üzerine birbirine paralel olarak üçer üçer gerilmiştir. “Kânun”boyu 95-100 cm. , eni 38-40 cm. ve kalınlığı 4-6 cm. arasında sağ tarafı iki dik açılı bir yamuk şeklindedir. Genellikle yapımında Köknar veya Ladin, Çınar(göğüs tahtası olarak), Ihlamur, Gürgen ve Kayın v. b. ağaçlar kullanılır. Sağ tarafta ise teller eşik denilen bir köprü üzerinden Geçer ve bu köprünün altında rezonansı sağlayan deri bulunur, bu deriler de oğlak veya balık derisi kullanılır. Tellerin geriliminden dolayı deri üstünde oluşan yük, Ortalama olarak 1 ton vivarındadır. Yaklaşık 3. 5 oktavlık ses alanı ve çeşitli çalgılar arasında kendine özgü gösterişli ve ahenkli sesiyle yer eden, her türlü duyguyu zengin bir şekilde ifade etmeye uygun “Kânun”, bütün parmaklar kullanılarak ve Arp , Gitar tekniğine yakın bir teknikle çok sesli çalışmalara da en açık bir çalgı olarak Türk Mûsikîsinin piyano’su olarak adlandırılabilir.

          Ayrıca mızraplı çalgılarımızdan en fazla ses yoğunluğuna sahip olan çalgı olarak karşımıza çıkar. Laboratuar ortamında yapılan ölçümlerde “Tanbur”un orta oktav ses yoğunluğu -6. 66 desibel, “Ud”un orta oktav ses yoğunluğu -13. 70 desibel iken “Kânun”un orta oktav ses yoğunluğu ise +2. 21 desibeldir. Bu da şunu göstermektedir, bu üç çalgıyı beraber bir eserin icrasında kullanırsak, “Ud”un sesi tamamen kaybolacak, “Kânun”her iki çalgıdan daha güçlü olarak işitilecektir. Müziğimizin en büyük sorunlarından biri de çalgılarımızın yerleşim düzenidir, çalgılar yerleştirilirken ses sahalarına dikkat edilmelidir ayrıca çalgıların armonik ve melodik yapılarına göre de yerleşim düzeninde kullanılmaları bir başka önemli konudur.



Resim Ekleme


Resim Ekleme

__________________

Bu ileti en son webmaster tarafından 25.11.2008- 00:41 tarihinde, toplamda 1 kez değiştirilmiştir.

Keman
Yazan Cevap içeriği

boşluk

webmaster
[Habeş]
Webmaster

Kullanıcı Resmi

Kayıt Tarihi: 27.09.2008
İleti Sayısı: 1.770
Şehir: İstanbul
Durum: Forumda Değil

E-Posta Gönder
Web Adresi
Özel ileti Gönder

Cevap Tarihi: 25.11.2008- 00:43
Alıntı yaparak cevapla  


          Keman'ın Türk ülkesine ne zaman geldiği kesin olarak bilinmiyor. İstanbul ve Trabzon gibi Lâtin ülkeleri ile sıkı ilişkiler bulunan şehirlerde çok eskiden beri Keman'ın en eski örneklerinin bulunduğu ileri sürülmüştür. Kanunî Sultan Süleyman'ın sadrazamlarından Makbul İbrahim Paşa'nın gençliğinde, padişahın şehzadesi olarak Manisa'da bulunduğu yıllarda Keman çaldığı biliniyor. Yine bu yüzyılda yaygınlık kazanmış bir saz olarak klâsik mûsikîmize girememiş olmakla birlikte, halk arasında çok tutuluyor ve koltuk meyhanelerinde çalınıyordu. Keman'ı üst düzey sınıf arasına sokan kişinin, Sultan 1.Mahmud dönemi sanatkârlarından olan Corci olduğu ileri sürülür. Keman'dan önce mûsikîmizin yegâne sazı Rebab idi. O yıllarda Keman'a "Viola d'Amore" deniyordu ki, bu sazın benzeri yakın zamanlara kadar kullanılmış olan Sine Kemanı'dır. Kemani Corci'ye kadar bütün kaynaklarda, eski Türk Kemanını çalanların Türk olduğu halde, 18.yüzyıldan, daha doğrusu Corci'den sonra Türk olmayan kimseler Batı Kemanını çalmağa heves etmiş ve pek çok ünlü isim otaya çıkmıştır. Hiç şüphesiz bu sanatkârlar "Viola d'Amore" nin farklı şekli olan Sine Kemanı'nı çalıyorlardı; Yedi teli olan Sine Keman'ın sesi biraz boğukça olduğu ve Kemençe sesine benzediği için , musikîden anlayanlarca daha çok tercih ediliyordu . 19. yüzyıl başına kadar Keman çalan sanatkârlar Keman'ın her iki türünü de kullanmışlardır. Daha sonra Sine Kemanı unutulmuştur. Son icrakârları Mustafa Sunar ile Nuri Duyguer olmuştur. Batı Keman'ının ülkemize yerleşmesinde Romanyalı Miron'un büyük rolü olmuştur. Ülkemizde Türk Musikîsi ölçüleri içinde çok güçlü icrakârlar yetişmiştir . Bir devreye damgasını vuran bu sanatkârlardan bazıları şunlardır: Kemanî Hızır Ağa, Kemanî Rıza Efendi, Kemanî Corci, Kemanî Kör Sebuh, Kemanî Aleksan Ağa, Kemanî Memduh, Bülbülî Salih Efendi, Reşat Erer, Nubar Tekyay, Sadi Işılay, Hakkı Derman, Selahattin İnal v.b. Musikî terminolojimizde Keman çalanlara "Kemanî" denir.


Keman'ın Özellikleri

          Keman insanı derinden etkileyen, eşsiz güzellikteki sesiyle , yaylı çalgılar ailesinin en önemli üyesidir. Sesi , öteki çalgılara göre birçok bakımdan insan sesine daha yakındır. Keman, çene altı ile omuz arasına sıkıştırılarak tutulur. Sol elin parmakları sap üzerinde bulunan tellere basarak gezinirken, sağ elde tutulan yay, Keman tellerine sürtülerek çalınır. Gövdenin orta bölümündeki yan girintiler yayın daha kolay hareket etmesini sağlar. 35 ile 36 cm arasında değişen bir gövdesi vardır. Küçük ve hafif bir çalgı olmakla birlikte, ortalama 84 ayrı parçanın bir araya getirilmesiyle yapılır. Genellikle iki cm .kalınlığında bir çam veya akağaç'tan oyma kalemi ve rende kullanılarak biçime sokulur. Keman'ın bir gövdesi ve buna bağlı bir sapı vardır.Gövde göğüs tahtası ya da tabla denen üst kapak, alt kapak ve onları birleştiren yanlık adlı verilen bir kasnaktan oluşur. Tellerin köprü aracılığıyla gövdeye yaptığı basınca direnebilmesi alt ve üst kapaklara hafif bir kavis verilmiştir. Sapın ucundaki burgulara( kulak) sarılarak bağlana teller bir eşikten (köprü) geçerek gövdenin ucundaki kuyruk bölümüne bağlanır. Köprü tellerin titreşimini üst kapağa iletir. Burgu yuvalarına yerleştirilen kulaklar tellerin istenilen ölçüde gerilmesini sağlar. Gövdenin içine boydan boya yerleştirilmiş, bas çubuğu ya da bas kirişi denen bir çıta, eşiğin tam altında da can direği denilen bir takoz bulunur. Bas çubuğu sesin tınılanmasına, can direği de ses titreşimlerinin alt kapağa iletilmesine yardımcı olur. Üst kapak üzerinde "f" biçimindeki iki ses deliği ses titreşimlerinin gövdeden dışarı çıkmasını sağlar. Dış etkilerden korunabilmesi için yapımı tamamlandıktan sonra özel karışımlı bir tutkalla cilalanır, cila aynı zamanda Keman'ın ses tınısını belirleyen önemli bir öğedir. Keman yapım ustalarına Luthier denir . Ülkemizde Keman yapım teknikleri çok gelişmiş, çeşitli yarışmalarda birincilik alan Luthierlerimiz vardır bunlar: Cafer Açın, Mesut Gözalan, Yunus Tarhan, Mehmet Alkan, Nevzat Önder, Ayhan Damcıoğlu, Ahmet İyidoğan, Emin Tilev, Bedii Akol v.b.


Keman'ın Akort Sistemi

          Keman'ın metalden ya da hayvan bağırsağından yapılmış dört teli vardır . Akort sistemi pest'ten tize doğru : Sol-Re-La-Mi olarak düzenlenmiştir. Batı Kemanlarıyla aynı akort sistemine sahip olmasına rağmen , Türk Mûsikîsine uygun şekilde isimlendirilmiştir : Do-Sol-Re-La dır . Bazı icracılar " La" telini , İnce "Sol" düzeniyle kullanmaktadır bu konuda çeşitli fikirler öne sürülmüştür . Eskiden kullanılan ve Avrupa'dan getirilen Kemanların 5 esas 6 (7)ahenk teli olduğu ve aynı telin yine ince "Sol" olarak akord edildiği biliniyor. Bir başka görüş ise , Rebab ve Ud gibi çalgıların akorduna benzetmek için böyle hareket edildiğidir. ( "La" akort Türk Mûsikîsi icralarında çiğ kalmakla birlikte , bazı makamlar transpoze edildiğinde icrada zorluklar oluşmaktadır)


Resim Ekleme


Resim Ekleme

__________________

Bu ileti en son webmaster tarafından 25.11.2008- 00:44 tarihinde, toplamda 1 kez değiştirilmiştir.

Kemençe
Yazan Cevap içeriği

boşluk

webmaster
[Habeş]
Webmaster

Kullanıcı Resmi

Kayıt Tarihi: 27.09.2008
İleti Sayısı: 1.770
Şehir: İstanbul
Durum: Forumda Değil

E-Posta Gönder
Web Adresi
Özel ileti Gönder

Cevap Tarihi: 25.11.2008- 00:47
Alıntı yaparak cevapla  


          Kemençe kelimesi, yayla çalınan sazların, Farsça 'yay' anlamındaki keman kelimesinden türemiş ortak adıdır. Arapların rebab dediği bu türe eski Türkler 'oklu' anlamında "ıklığ" diyorlardı ki bütün yaylı sazların en kıdemli atasıdır. 10 ila 15. yy.larda yalnız Arap ve Bizanslıların değil, İranlılarla Türklerin de kullandığı kaynaklardan anlaşılan ve 18. yy. sonlarına kadar Türk musikisinin tek yaylı sazı olan Kemençe'nin yerini, Batının önce Viola d'amore'si (sinekemanı adıyla), sonra da Violino'su (keman) aldı. Ama Laz kemençesi Karadeniz horonları sayesinde, armudi kemençe ise 19. yy. ortalarına doğru girdiği fasıl topluluğu içinde günümüze kadar gelebildi. Türk musikisinin bu en küçük sazı, boyutundan umulmayacak güçte bir ses yüksekliğine ve tınısına sahiptir (sesler, diğer telli sazlarda olduğu gibi teli kısmen sağırlaştıran parmak ucu etinden değil, tırnağın sert boynuzsu yapıdaki yüzeyinden elde edildiği için). Herhalde müziğimizin, en kalabalık topluluklarda dahi sesi rahatça (çok defa da maalesef rahatsız edercesine) duyulan en dişi iki sazından biri kanunsa, öbürü kemençedir. Aslında karaağaç, karadut, dikenli ardıç, maun veya pelesenk çeşitlerinden birinden 42x16x6 cm ölçüsündeki bir takozun; sadece içi oyulmak, tekne, boyun ve kafa'sına gereken şekil verilmek, kapak, burgu ve tel takılmak suretiyle bu kadar zarif bir sanat şaheseri haline gelebileceğini hayal etmek bile zordur. Kesidi minik bir kayık gibi olan teknenin tabanı 6-10, yanları ise 3 mm.ye kadar oyulup yuvarlak sistreyle tesviye edilir.

          Kafa da denen boynun (sap veya burguluk) kalınlığı gövdeye yakın yerde 13, uçta 9 mm.dir. Sazın 28 cm boyundaki teknesi, orta sıklıkta düzgün elyaflı yağsız selviden, hafifçe kavisli ve ortası 4-5, kenarları 2-3 mm kalınlıkta bir kapak'la kapatılır. Kenarlara ince fileto konur, ancak kapak cilalanmaz. Kapağın "tel takozu" denen kuyruğa yakın kısmında, sırtları dışarıya doğru D şeklinde simetrik iki delik vardır (4x3 cm). Bu deliklerin üstünde (sapa daha yakın) eskiden ardıç (bugün kelebek) ağacından yapılan bir eşik vardır (kuyruktaki tel takozundan gelen teller bunun üzerinden atlayarak burgulara ulaşırlar). Eşiğin sağ ayağı göğse, sol ayağı ise (Neva telinin hizasında), sık elyaflı ladinden 5-6 mm çap ve 3-5 cm yükseklikte, tellerin titreşimini tekneye ileten "candireği"ne basar.

          Sırtta burgulara yakın yerde başlayıp kuyruk takozuna yakın yerde sivrilerek biten sırt oluğu, saz bittikten sonra ince zımparayla son akortların yapıldığı, kemençenin göğüsten sonraki en önemli ve hassas elemanıdır. Bu oluğun en geniş yerinde ise (eşiğin tam altı) 3-4 mm çapında, etrafı bazen sedef çiçek motifiyle süslü bir delik açılır ki görevi tiz perdeleri maskeleyip bas perdeleri yükseltmektedir. Bütün bu işler tamamlanınca sazın teknesi gomalakla cilalanır.

          Kemençeye belki de bütün sevimliliğini veren burguları (tavşan kulağını andırdıkları için kulak adı verilmiş olabilir), süslü sazlarda yılan, fildişi, abanoz veya pelesenk, sade sazlarda zerdali, badem veya akgürgen gibi ağaçlardan yapılır ve 14-15 cm boyunda olur. Burguların en geniş (akort için tutulup döndürülecek) kısmı ise 21 mm.dir. Boylarının normal saz burgularından uzun olmasının bir sebebi kısa kalın tellerin momentini dengelemekse, diğer bir sebebi de sazın iki noktadan tesbitli olarak tutulmasını sağlamak olabilir: kemençe, kuyruk takozu sol dize (bazen de iki diz arasına) konmak ve burgularından göğse (kalbe) dayatılmak suretiyle tutulur; tellere yandan değen sol elle yayı çeken sağ el de icrayı sağlar (yay durumlarına göre saz sol el ayası içinde sağa-sola hafifçe döndürülebilir). Burgunun 1 cm.i kafadan arkaya çıkar; kafaya giren 6 cm.lik kısım kesik koni, kalan 8 cm.i de tavşan kulağına veya laleye benzer çeşitli şekillerdedir.

          Kemençenin üç telinden ikisi (Rast ve Neva) bağırsaktan, üstteki ilk telse (Yegah) gümüş sargılıdır. Üst ve alt tel 25.5-26, orta tel 29.2-29.5 cm uzunluğunda; üst tel 0.8, orta tel 1.5, alt tel 1 mm kalınlığındadır. Saz ortalama 60 cm uzunluğunda, esnemeye dayanıklı yılan, abanoz vb. sert ağaçlardan yapılmış, avuç içi yukarıya bakacak şekilde tutulan bir yayla çalınır. Tellere sürtülen 150-200 civarındaki at kılına, kaymasın diye -keman yayındaki gibi- reçine sürülür. Yayın sapa yakın 10 cm.lik deri kaplı kısmına sokulan orta parmak (gerekirse yüzük parmağı) vasıtasıyla at kılı gerdirilir. Yayın burnu ise at kuyruğu gibi bir süs püskülüyle bitirilir. Doğudan batıya geçtiği kesin olan yaya at kılı takma adetinin, şaman kopuzunda, tuğ adlı en eski ritm sopasında ve rebabda da görüldüğü üzere, Türklerde ata verilen kutsal değerden kaynaklandığı açıktır (bkz. M. R. Gazimihal, Asya ve Anadolu Kaynaklarında Iklığ; Curt Sach, The History of Musical Instruments).

          Ayrılmaz davul-zurna ve ney-tanbur ikilisi gibi, kemençenin ayrılmaz arkadaşı da yüzyılımız başlarına kadar lavta'ydı. Sakız çingenelerinin elinde lira adıyla kullanılan bu saz, eski Pera tavernalarında sadece lavtanın tempo tuttuğu bir oyun havası sazı iken, büyük dahi Tanburi Cemil Bey'in, hocası Vasil'in elinde görüp gönül verdiği bu saza ilgi duyması ve kısa zamanda en üstün seviyeye çıkarması sayesinde aynı zamanda asil ve zarif bir fasıl sazı oldu. Bunda, artık bütün müesseseleriyle çökmekte olan bir imparatorluğun hüznüne ve Türk zevkıne, keman sesinden çok daha yatkın gelmiş olmasının etkisi açıktır.

          Normal kemençeden 1-2 cm daha büyüğü olan Kaba (Büyük) Kemençe'yi de yaptıran Cemil Bey ayrıca, sazda hiçbir değişiklik yapmadan Kemençeye dördüncü (kaba Rast) telini ilave etmiş ve plaktaki ünlü Pesendide taksimini bu 4 telli kemençeyle yapmıştır. Ancak bu sazın, Sadettin Arel'in 1933'te yaptırdığı dörder telli ve tel boyları eşitlenmiş Kemençe Beşlemesi ile (soprano, alto, tenor, bariton, bas) hiç ilgisi yoktur. Bugün İTÜ Türk Müziği Konservatuarında üç telli klasik kemençe ile dört telli Arel kemençesi birlikte öğretilmektedir.

          Eskiden -diğer sazlarımız gibi- siyah veya yeşil kadifeden ağzı kordonla büzülmüş bir torbada taşınan (ve kordonundan redingotun iç cebindeki düğmeye asılan) kemençe, son zamanlarda içi kavak (veya akume) kontrplak, dışı vinylex, sazı ve yayını alan saplı-menteşeli şık bir kutu içinde taşınmaktadır. Bilinen en eski büyük kemençe yapıcıları Büyük İzmitli, Vasil ve Baron'dur (adları -silinmemişse- tekne içindeki etikette veya kapak altında yazılıdır). Bu büyük isimlerden sonra gelen iyi kemençe yapıcıları ise Haldun Menemencioğlu (Haluk Recai), Reşat Uca ve İhsan Özgen'dir.

          Kemençevi veya Kemençeci olarak bilinen sazın en iyi icracılarını ise şu şekilde sıralayabiliriz: Vasil, Tanburi Cemil, Nikolaki, Samiye Morkaya, Anastas, Sotiri, Mes'ud Cemil, Ruşen Kam, Hadiye Ötüken, Haluk Recai, Cüneyd Orhon ve İhsan Özgen. Sanatçıların görüş birliği halinde olduğu en iyi genç isimlerse Hasan Esen, Derya Türkan ve Neva Özgen ile Furkan Bilgi'dir.


Resim EklemeResim Ekleme


Resim Ekleme
Kopuz
Yazan Cevap içeriği

boşluk

webmaster
[Habeş]
Webmaster

Kullanıcı Resmi

Kayıt Tarihi: 27.09.2008
İleti Sayısı: 1.770
Şehir: İstanbul
Durum: Forumda Değil

E-Posta Gönder
Web Adresi
Özel ileti Gönder

Cevap Tarihi: 25.11.2008- 00:49
Alıntı yaparak cevapla  


Anadolu'da Kopuz Kavramı

          Kopuz, Asya Türklerinden sonra en çok Anadolu ve Rumeli'de benimsenmiştir. Kopuzun yapısında zaman içinde meydana gelen değişim ve gelişimler, onun bu topraklarda yayılışının eskiliğini ortaya koymaktadır. Kopuzun Anadolu'ya gelişi ve yayılışı ile ilgili olarak Gazimihal şunları ifade etmektedir: "Ud tipli ve tanbur tipli mızrap sazları Ortaçağın orta Asya uygarlığında ve ilk İslamiyet çağında Horasan'dan Anadolu'ya doğru tek asırdan çıkarak çeşitlenmişler demektir. Ülke uzlaşmaları onun haritasını Türkiye İmparatorluğunun inginliği haline getirdi" Dede Korkut hikayelerinde kolcakopuz olarak bahsedilen çalgıdaki 'kolca sıfatının, uzunca kollu anlamında ve boyunun bağlama veya cura çapında olduğunu belirten Gazimihal, tambura tipli sazlarımızın atası kolcakopuz olduğu Ortaçağ ve Orta Asya hesabına da her şeyden anlaşılıyor tespitini yapmaktadır. Kopuz ve dolayısıyla bağlama geleneğinin Anadolu musiki tarihindeki eskiliği ve yaygınlığı konusunda Sadi Yaver Ataman da şunları söylemektedir:

          "Türk soylu çalgılarının Oğuz boylarından Anadolu'ya yayılmasıyla başlayan aşağı yukarı bir yıllık geçmişi olduğu söylenir... Yüzyıllar boyunca halk topluluklarının şen ya da hazin duygularını ezgiler halinde ortaya koyan, halk ozanı ve Aşıklar, halk musikisi topluluklarında, efe ve yaren demeklerinde, düğünlerde gelişen çalgı kültürünün Asya'dan Anadolu'ya, Rumeli'ye hatta Avrupa'nın bazı bölgelerine kadar yayılan en soylu çalgılardan biri bağlamadır. Kopuzun tarihi, dolayısıyla eski saz ozanlığı Karahan ve Oğuzhan destan ve hikayelerinin ırlanması (belli bir ezgi ile anlatılması) gereğine bağlı kalmış, sonraları bir takım değişikliklere uğrayarak bu kuruluş aşıklık adım almıştır". Ozan sözcüğünün, Oğuzların halk şair musikişinaslarına verilen isim olduğunu belirten Fuat Köprülü bu konuda şunları ifade etmektedir:

          "Ozanlar Oğuz cemiyeti arasında hususi bir zümre teşkil ederler, el ellerinde kopuzu ile eski Oğuz destanları, Dede Korkut hikayeleri söylerler, yeni hadiseler hakkında yeni yeni şiirler tanzim ederler (.....) 15. Asırdan sonra bu ozan kelimesi yerine Azeri ve Anadolu sahalarında Aşık, Türkmen sahasında da baksı kelimesi yer almıştır. (...) Türk dünyasında bahşı ile ozan ülke ülke aynı işi paylaşmış görünüyorlar. Fakat bahşı çoğu ayin adamı kaldığı halde, ozan gezgin ve ferdi sanatçı olmuştur. Aşığın yaşayış bakımından atasıdır". Kopuz, 13. yüzyılın ikinci yarısı ile 14. yüzyılın başlarında yaşamış olan ünlü halk ozanı Yunus Emre'nin şiirlerinde de görülmektedir. Bu ünlü ozanımız, aşağıda verilen bir şiirinde, o dönemlerde kopuza duyulan sevgi ve bağlılığın yanı sıra, kopuzun yapısından da bahsetmektedir:

          Ey kobuz ile çeşte.
          Aslın nedir bu işde?
          Eydüraslımdır ağaç,
          Koyun kirişi bir kaç ...

          Ağaç, deri derildi,
          Kiriş ile bir oldı,
          Işk denüzine daldı,
          Beane yok bu işde...

          Yunus imdi Sübhanı
          Vasfeylegil gönülde,
          Ayru değül :ariften,
          Bu kobuz ile şeşte.



          Yukarıdaki dizelerden anlaşıldığı üzere, o tarihlerde Anadolu kopuzunun göğsü hala deriden ve telleri bağırsaktandır. Yunus gibi, şiirlerinde kopuza yer veren çok sayıdaki aşıklardan biri de Kaygusuz Abdal'dır. Aşağıdaki dörtlük, onun bir şiirindendir:

          Otuz kopuz, kırk çeşte, elli ıklığı rebab,
          Hub çalınsın odada iki telli saz ile

          Bunca sözü söyledik bize bili kalır yok,
          Kaygusuza nazar eyle bir güler yüz ile".



          Kopuz ve kopuz türevi çalgılara divan şairleri de, şiirlerinde çokça yer vermektedir. Fuat Köprülü, bu konuda şu tespitleri yapmıştır:

          "Murad ll. Devri şairlerinden Germiyanlı Şeyhi, Hüsrev-ü şirin'inde, Hüsrev ile Şirin'in bir saz alemini tasvir ederken, Kopuzun öyle burarlar kulağın ki çatlaturdu ağlarken damağın beytiyle, XV. Asır başlarında onun bilinmekte olduğunu anlatıyor. Kopuzun XV. ve XVI. Asırlarda Osmanlı Memleketlerinin hemen her tarafında yayıldığını, şairlerin eserlerinden kolaylıkla anlıyoruz. Mesela, Fatih devrinde meşhur Deli Lütfi'nin Aşkın kopuzunu yine çalayın   mı ne dersin? Alemlere avaze salayın mı ne dersin matla'ı pek meşhurdur... Şairlerimiz arasında kopuza en büyük meftunluk gösteren işret-Name sahibi Revani'dir. Daima olsa musahib nola dildare kopuz. Her ne telden ki çalarsa uyar ol yare kopuz matla'lı gazeliyle bu meftunluğunu gösteren Revani işret-Name'sinde; Kopuz gibi kani bir hub-avaz. Ki sazın cümlesinden ola mümtaz beyitiyle bu takdiri adeta iftirata vardırır". Kopuz ve kopuz türevi çalgılardan Evliya Çelebi de bahsetmektedir. Çelebi'nin yapıları hakkında çeşitli bilgiler de verdiğİ bu çalgılardan bir kaçı şunlardır: Çarta, Ravza, Şeştar, Şeşhane, Kopuz, çöğür, çeşde, karadüzen, yelteme, tanbure, barbut, ufalak. Kopuz terimi, gerek çalgı anlamıyla gerekse diğer anlamlarıyla Anadolu'nun çeşitli yörelerinde bu gün hala yaşamaktadır. Bunlardan bir kaç örnek vermeyi yararlı bulmaktayız.

          Kopuz ve Kubuz: Genel olarak çalgı (Alucra, Uşak)
          Kubur: İçel bölgesi köylerinde tek telli bir kopuz çeşididir, revaçtan düşmüş olmalıdır.
          Kövür: Gaziantep ve yöresinde kullanılıp, 8 veya 10, yahut 12 telli sazdır.
          Kobuz: Köylüce el mızıkası (Karaçay-Tokat, 1933 derlemelerinden)
          Saz, Çalgı: Bir kısım halkça (Alucra, Giresun) saz manasında (Bolu)
          Kubuz: Bir çeşit saz (çalgı) (Konya, Isparta) .
          Kopuz: Akordeonun küçüğü bir çeşit çalgı

          Kütahya'da "gubuz-atmak" sözü mübalağa edenlere mecazi manada söylenir.

          1) Kağızman havalisinde saza hala kopuz diyorlar Sivas, Tokat ve Yozgat taraflarında zuval değneğine, yani eski döğüş değneğine ucu topuzlu olduğu için kopuz diyorlar. Teşbihtir.

          2) Yine oralarda çakmaklı ve kabza kısmı topuzlu tabancaya da teşbihten kalma bir hatıra halinde kobuz deniliyor. Erzurum yolunda, Bayburttan üç saatlik mesafede (o ilçeye bağlı) Kopuz köyü, Urfa'nın Sürüç ilçesinde Kopuz, Gümüşhane'nin Torul ilçesinde Kopus, Diyarbakır'ın Silvan ilçesinde Kopusu adlı köyler, Bayazıt'ın Eleşkirt ilçesinde Kopuz süfla ve Kopuz ülya adlı iki ayrı köy vardır...

          Şebinkarahisar yöresinin yüzük oyunu manilerinden olarak oyunun dokuzuncu seferinde şu sözlerle kopuz hala anılıyor;

          Ormanda çoktur domuz
          Oyunumuz oldu dokuz
          Arkadaşlar çalın kopuz
          Hey zalım nenni, nenni de nenni


          Araştırmalar 13. yüzyıldan sonra kopuz adının yavaş yavaş kullanılmamaya hatta giderek unutulmaya başladığını göstermektedir. 16. yüzyılın ikinci yarısına ait bir şiirde Nev'i adeta bu durumun başlangıcını ifade etmektedir.

          Götürüp mihr-i felek bezm-i cihandan kopusu başladı çalmağa şeştar yine halk-ı alem.

          Kopuz gibi, çağlan aşarak gelmiş köklü bir çalgının birdenbire tarih sahnesinden çekilmeye başlamasının nedenleri, genişçe bir araştırma gerektirmektedir. Ancak, eldeki varolan bilgiler, bu nedenlerin en önemlilerinden birinin kopuz hakkında başlayan bilgisizce karalama anlayışı olduğu yolundadır. O kadar ki, bu karalamalardan sonra, yakın zamanımıza kadar süregelen ve saz çalmanın günah olduğu fikrini doğuracak kadar ileriye giden, bir kötülüğün tohumları atılmıştır. Gazimihal, bu konuda şu yorumu yapmaktadır: "Divanlarda kopuzun anılışı hiçe düştüğü, o arada yobaz kalemlerin sazı istihfaf örnekleri tek tük yazıya geçebilmiş göründüğü bir çağda, okur-yazar olmayanların cahilce kötüleme cereyanının kulaktan kulağa şehir halkı arasında daha yıkıcı bir rol oynayacağı pek tabii idi. Neticede, kopuzun hayatiyet ve hatta adı bilhassa Anadolu'da bu baskının açıkça sillesini yedi" Çalgı çalmanın, özellikle de saz çalıp türkü söylemenin günah olduğu inancı, azalmış olsa da, günümüzde de hala sürmektedir. Öyle ki, bu anlayış günlük dile ve atasözlerine de yansımıştır. Anadolu'da çoğu yerde en kötü meslek çalgıcılıktır. Hatta, kimi zaman halk sazları kendi yurdunda yasaklamalarla da karşı karşıya kalmıştır. Bu konuda Halil Bedii Yönetken'in derleme için gittiği Kütahya'da yaptığı tespit ilginçtir. Bu nedenle, çalışmamızda bu tespite yer verilmiştir: "1938'de Kütahya'ya vardığımız zaman bir müddetten beri şehir içinde bağlama ve davul-zurnanın yasak edilmiş olduğunu öğrendik, halkın sazını menetmek, dilini konuşmasını menetmekten farksızdı, derhal o gün bizimle beraber trenden inmiş olan yeni valiyi ziyaret ederek bu memnuiyetin kaldırılmasını rica ettik, ricamız yerine getirildi bütün halk bundan son derece memnun oldu, düğün bayram ettiler ve bu bizim işimizi kolaylaştırdı."

          Bu örnekte olduğu gibi, yerel yöneticilerin halk sazlarını yasak etmelerine Anadolu'da defalarca rastlanılmıştır. Bu nedenle, klarnetin Anadolu'da bir çok yere zurnanın yasak edilmesi üzerine girdiği görüşü vardır. Kültüre yüzyıllar boyu darbe vurmuş olan bu anlayışın oluşmasının ardından kopuz, şüphesiz Gazimihal'inde belirttiği gibi Anadolu'da da sille yemiş ve belki de saz veya bağlama terimleri bu yüzden tercih edilmiştir. Ancak, çalgı ve yöre adı olarak kullanılmasının yanında, günlük dilde çeşitli anlamlarına da rastlanılan kopuz terimi, Anadolu'da günümüze kadar hep varolmuş ve yaşamıştır.


Tanımı

          Ülkemizde kullanımı en yaygın olan telli bir Türk Halk Çalgısıdır. Yörelere ve ebatlarına göre bu çalgıya, Bağlama, Divan sazı, Bozuk, Çöğür, Kopuz Irızva, Cura, Tambura vb. adlar verilmektedir. Bağlama ailesinin en küçük ve en ince ses veren çalgısı Curadır. Curadan biraz daha büyük ve curaya göre bir oktav kalından ses veren çalgı ise Tamburadır. Bağlama ailesinin en kalın ses veren çalgısı ise Divan Sazı'dır. Tamburaya göre bir oktav kalından ses verir. Bağlama; Tekne, Göğüs ve Sap olmak üzere üç ana kısımdan oluşmaktadır. Tekne kısmı genelde dut ağacından yapılmaktadır. Ancak dut ağacının dışında ardıç, kestane, ceviz, gürgen gibi ağaçlardan da yapılmaktadır. Göğüs kısmı ladin ağacından, sap kısmı ise gürgen, ak gürgen veya ardıç ağacından yapılmaktadır. Sap kısmının tekneden uzak kısmı üzerinde tellerin bağlandığı Burgu adı verilen parçalar vardır. Bağlamanın akordu bu burgular kullanılarak yapılmaktadır. Sap kısmı üzerinde misina ile bağlanmış perdeler bulunmaktadır. Bağlama Mızrap veya Tezene adı verilen kiraz ağacı kabuğu veya plastikten yapılan araçla çalındığı gibi bazı yörelerimizde parmakla da çalınmaktadır. Bu çalım tekniğine Şelpe adı verilmektedir. Bağlama üzerinde ikişerli veya üçerli guruplar halinde üç gurup tel bulunmaktadır. Bu tel gurupları değişik biçimlerde akort edilebilmektedir. Örneğin bağlama düzeni adı verilen akort biçiminde alt gruptaki teller yazılış itibariyle La, orta guruptaki teller Re, üst guruptaki teller ise Mi seslerini vermektedir. Bu akort biçimi dışında Kara Düzeni (Bozuk Düzeni), Misket Düzeni, Müstezat, Abdal Düzeni, Rast Düzeni vb.


Resim Ekleme
Kudüm
Yazan Cevap içeriği

boşluk

webmaster
[Habeş]
Webmaster

Kullanıcı Resmi

Kayıt Tarihi: 27.09.2008
İleti Sayısı: 1.770
Şehir: İstanbul
Durum: Forumda Değil

E-Posta Gönder
Web Adresi
Özel ileti Gönder

Cevap Tarihi: 25.11.2008- 00:52
Alıntı yaparak cevapla  


          Klâsik musikimizin ana ritim unsuru olan Kudüm, vurmalı sazlarımızın en önemlilerindendir. Tarihte Dinî ve dînî olmayan musikîmizin icrasında yardımcı vurmalı sazlarla birlikte bilhassa Kudüm kullanıla gelmiştir. Kös'ün küçüğü ve nakkarenin de biraz büyüğü olan Kudüm, 4 parçadan meydana gelmiştir;

          1) Bakır gövde
        2) Deve derisi
        3) Simitler
          4) Zahme

          1) Bakır Gövde: Tas şeklinde olup biri büyük diğeri küçük iki parçadır. Bakırın içine bir miktar altın karışmış olanı makbul ve matluptur. Dövülerek arzu edilen şekil verilir. Büyüğünün çapı 30cm, küçüğünün çapı 28 cm, ikisinin de yükseklikleri 16 cm olan prototip Kesinlik kazanmıştır.

        2) Deve Derisi: Kudümde arzu edilen tonalite'nin meydana gelmesi için muhakkak deve derisi kullanmak lâzımdır. Kalınlığı 5 mm. olan deve derisi özel bıçaklarla tıraşlanarak 2 mm. ye indirilir. "Düm" sesi verecek olan büyük çaplı bakır gövdeye gerilecek olan deri kalınlığı 2 mm, "Tek" sesi verecek olan küçük çaplı bakır gövdeye gerilecek olan deri kalınlığı ise 1 mm olmalıdır. Her iki çaptaki bakır, deriler üzerine yatırılarak, kendi çaplarından 2 cm. fazlası kalemle işaretlenerek kesilir. Her iki deri 19 eşit parçaya bölünerek zımba ile delirtir, özel bir atkı sistemi ile deriler bakır üstüne gerilir. Deri germe işlemi için naylon karışımı ipler kullanılabilir.

        3) Simitler: Viştal veya kıtık dediğimiz dolgu maddeleri ile doldurularak yapılan simitlerin orta boşluklarına kudümler oturtulur, öne doğru istenilen eğim sağlanır. Simitlerin en önemli ödevleri Kudüm'ün yerle bağlantısını kesmek ve ona elastikiyet sağlamaktır. Bu da Tonalite için çok gereklidir.

          4) Zahmeler: Kudümü çalmak için kullanılan uçları yuvarlak ağaç çubuklardır. Yumuşak ve orta yumuşaklıktaki ağaçlardan yapılırlar.

          Ana gövdenin etrafı 4 parça sahtiyan deriden bir kılıf ile kaplanır. Bu şekilde yapılan bir kudümün akordunu uzun yıllar muhafaza ettiği tecrübeyle sabittir. Buraya kadar yapım özelliklerini anlatmaya çalıştığımız Kudüm Mevlevilerce kutsal sayılmış ve "Kudüm-ü Şerif" diye anılmıştır. Hz. Mevlana'nın Kudüm hakkındaki bir sözü şöyledir:

          Ney kuru, değnekler kuru
          Kudüm üstüne gerilmiş deri kuru
          O halde bu Allah sedası nerden geliyor?



Resim Ekleme


Resim Ekleme
Lâvta
Yazan Cevap içeriği

boşluk

webmaster
[Habeş]
Webmaster

Kullanıcı Resmi

Kayıt Tarihi: 27.09.2008
İleti Sayısı: 1.770
Şehir: İstanbul
Durum: Forumda Değil

E-Posta Gönder
Web Adresi
Özel ileti Gönder

Cevap Tarihi: 25.11.2008- 00:54
Alıntı yaparak cevapla  


          Lâvta Arapça lût, Fransızca luth, İngilizce lute, Almanca laute, İtalyanca luito, İspanyolca port laud adları ile bilinmektedir. Roma ve Yunan'da ilkel şeklinin adları ise Tesdudo ve Chelys'dir. Osmanlılar da ise lâvta ismiyle adlandırılmıştır.

          Lâvta geçmiş devirler itibariyle önemli bir mazisi vardır. İlk çağ milletlerinden Sümerler, Eski Mısırlılar, Bâbilliler, Romalılar ve Yunanlılarda bu sazın ilkel şekline rastlanılmaktadır. Daha sonraları Araplar tarafından tekâmül ettirilip Endülüs Emevîleri vasıtasıyla İspanyollara geçtiği, oradan da diğer batı ülke kültürlerine yerleştiği anlaşılmaktadır. Hatta bugünkü gitarın bu ud ve lâvta sazından esinlenerek geliştirildiği batılı kaynaklarca söylenilmektedir. Lâvta 17. Asra kadar batının en önemli sazlarındandı. Bunu, bugün mevcut olan gravür ve resimlerden de anlamak mümkündür.

          Lâvta mûsikîmize 18. yüzyılda girmiş, uzun yıllar iki lâvta ve bir kemençe ile üçlü bir grup yapılarak kabasaz takımlarında kullanılmıştır. Böylece klasik mûsikîmizin içinde halk mûsikîsi geleneğini sürdürmüş, köçekçe ve oyun havalarında kartal kanadı ile çalınarak icra edilmiştir. Ritmik tempolarla icraya renk ve canlılık veren refakat sazı özelliğinde kalmıştır. Bu zaman içerisinde ince saz takımları içerisine alınmayarak sadece kahvehanelerde icra edilen eserlere refakat etmiştir. Ancak bu durum Tanburi Cemil Bey'in bu sazı eline alıp üstün kabiliyetini bu saz üzerinde de göstermesiyle sona ermiştir. Tanburi Cemil Bey ile saz artık solo olarak kullanılmaya başlamıştır. Cemil Bey, lâvtayı tanburda olduğu gibi ama ucu yuvarlatılmış bağa mızrabı ile çalarak lâvtada yepyeni bir tını elde etmiştir. Böylelikle lâvta üzerindeki bu yaygın kanaat değişerek artık Lâvta incesaz takımlarına dahil edilmiştir. Tabii bunda Cemil Bey'in üstün lâvta çalma yeteneğinin önemi büyüktür. Bu durum uzunca bir süre devam etmiştir. Artık günümüzde pek nadiren kullanılmaktadır.

          Lâvta, gövdesinin görünüşü itibari ile uda çok benzer. Ancak udun teknesine göre daha engindir. Bir başka değişle udun teknesinde bulunan dilim sayılarından daha az sayıya sahiptir. Göğüs tahtası üzerinde sadece bir adet kafes bulunur. Lâvtanın en önemli özelliği uda göre daha uzun saplı olması ve perdeli olmasıdır. Tanburi Cemil Bey'in geliştirdiği Lâvta tipinde 18 adet perde bulunuyordu. Ancak günümüzde transpoze göz önünde bulundurularak 26 perde kullanılmaktadır.

          Lâvtanın sekiz teli olup bunlar ikişer ikişer tek sese aşağıdaki şekle göre akord edilir. Ancak bazı lutierlerimiz ise en üst (bam teli) yerine tek tel ve burgu kullanmak suretiyle yedi telli lâvta da imal etmektedirler. Bu, sazın icrasına yada akrort sitemine bir farklılık getirmez.

          Lâvta için kullanılan teller kalınlıkları 1-2. tel 0.65, 2-3. tel 1008, 4-5 tel 1014, 7-8 yada tek başına 7. tel için 1024 kalınlıklarındaki tel kullanılmalıdır. 1-2. tel naylon, diğer teller ise ud da olduğu gibi sırma tellerdir.

          Lâvtadan en iyi tınıyı almak için bağa mızrap kullanılır. Mızrap, tanbur mızrabına göre daha ince ve ucu yuvarlatılmış olmalıdır. Mızrabın tutma şekli aynı tanburdaki gibidir. Buna rağmen kimi lâvtavîler ise udda olduğu gibi plastik mızrab kullanmaktadırlar.

          Lâvta sazı ud ile tanbur arası bir ses özelliğine sahiptir. Bağa mızrap kullanıldığında ve perdeler iyi kullanıldığında tanbur sesine çok yakın ses elde edilebilir. İşte bu özellik lâvtanın günümüzde yaygın kullanılmasına engel taşımaktadır. Bir saz topluluğunda ud ile tanburun bulunması, bu her iki sazın sesine benzer başka bir sazın kullanılması gereğini ortadan kaldırmıştır. Diğer başka bir sebebi ise teller arasındaki aralığın beş ses olmasıdır. Bu durum transpoze uygulamada ileri baskı tekniği gerektirir. Bu nedenle uygulamadaki zorluk sazın topluluklarda kullanılmasına mani olmaktadır.

          Lâvta, tanbur ve ud çalanlar için üzerinde biraz çalışıldığı takdirde öğrenilmesi daha kolay bir sazdır. Özellikle kimi udîlerimiz tıpkı udda olduğu gibi teller arasındaki sesi 4 ses akort ettiklerinden günümüzde kimi topluluklarda yeniden çalınmaya başlamıştır. Bu da lâvta sazının geleceği açısından önemlidir.

          Lâvta için günümüzde yazılmış herhangi bir metod ve bilimsel bir kaynak yoktur. Ancak batıda özellikle barok müzik tarzında halen kullanılmaktadır. Batıda kullanım şekli gitarda olduğu gibi çelik tel ve gitar akort sistemine göredir.

          Başta Tanburî Cemil Bey olmak üzere, Mes'ud Cemil, Lütfi Bey, Lâvtacı Andon ve Lâvtacı Civan önemli lâvtavîlerdendir.


Resim Ekleme


Resim Ekleme

__________________

Bu ileti en son webmaster tarafından 25.11.2008- 00:54 tarihinde, toplamda 1 kez değiştirilmiştir.

Ney
Yazan Cevap içeriği

boşluk

webmaster
[Habeş]
Webmaster

Kullanıcı Resmi

Kayıt Tarihi: 27.09.2008
İleti Sayısı: 1.770
Şehir: İstanbul
Durum: Forumda Değil

E-Posta Gönder
Web Adresi
Özel ileti Gönder

Cevap Tarihi: 25.11.2008- 00:57
Alıntı yaparak cevapla  


Ney'in Tarihçesi

          Sümerce’ den Farsça’ ya geçen “ nâ ” veya “ nay ”, kamış, kargı anlamlarına da gelen bu çalgının en eski adıdır. Arap toplumunda üflemeli çalgıların hemen tümü için kullanılan “ mizmâr ” sözcüğü, (nefes borusu, ses organı anlamında) ney için de kullanılmıştır. Türkçe’ de ise hemen her zaman “ ney ” olarak anılmıştır. Çeşitli Avrupa ülkelerinde de benzer adlarla (örneğin Romanya’da “ naiu ” adıyla) adlandırılmıştır.

          Farsça çalan, icrâ eden anlamına gelen “ zeden ” sözcüğünden takılanarak oluşturulan “ neyzeden ” bozularak, ney icrâcısı anlamında günümüzde de kullanılan “ neyzen ” e dönüşmüştür. Aynı anlamda Arapça kurallarına göre oluşturulan “ nâyî ” sözcüğü de kullanılmıştır.

          Sümer toplumunda MÖ 5000 yıllarından itibaren kullanıldığı sanılan bu çalgıya ait elimizdeki en eski bulgu, MÖ 2800-3000 yıllarından kalan bugün Amerika’da Phledelphia Üniversitesi Müzesi’ nde sergilenen neydir. Çalgının o dönemlerde de dinsel törenlerde kullanıldığı sanılmaktadır. Assomption rahiplerinden Thibaut’ un “esrârengiz, cezbedici, tatlı ve âhenkli bir ses” diye tanımladığı ve şu şekilde şiirleştirdiği ney sadâsı, her dönemde insanları derinden etkilemiş, özellikle dinsel duyguları çağrıştırmıştır:

          “Kamışların üzerinden geçerken,
            Kuşları uyandırmaya korkan tatlı bir meltemin kanat çırpınışları.”

          Sadâsından gelen bu özellik neyi, ilişkide bulunduğu her toplumda önemli bir çalgı haline getirmiştir. Türklerin İslâmiyeti kabûl ile birlikte kullanmaya başladıkları ney, Xlll. yüzyıldan itibaren İslâm tasavvufunun sembolü haline gelmiştir. Bunda bu yüzyılda yaşamış büyük mutasavvıf, filozof , şâir ve velî Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî ’nin rolü büyüktür.

          XV. yüzyılda yaşamış bir gezgin olan Hoca Gıyaseddin Nakkaş’ ın seyahatnâmesinde kendilerine mahsus bir nota yazısı geliştirip kullandıklarını da bildiğimiz Hıtay Türkleri’ nin hâkanlık sarayında gördükleri oldukça ilginçtir:

          “Sadinfu şehrindeki hâkanlık sarayının önünde üçyüzbin kadar kadın ve erkek toplanmıştı. İkibin kadar sâzende sazlarını aynı sese düzenleyip (akord edip), hep bir ağızdan hâkana duâ ettiler. Köslerin iki yanlarında kemençe, ney, mûsikâr ve diğer sazlarla hânendeler oturmuşlardı. Neyzenlerin bazıları neyi bilindiği üzere çalıp, bazıları ortasındaki deliklerden üflüyorlardı.”

          Mûsikîde çok ileri gittikleri bilinen Hıtay Türkleri’ nin neyi, Orta Asya’ da eskiden beri kullandıkları ve hatta onu tıpkı bir yan flüt gibi de üfledikleri anlaşılmaktadır.

          Tarihte Nây-ı Türkî, Hoş Nây (veya Koş Ney), Kurre Nây gibi adlarla anılan bugün yapısını ve özelliklerini tam olarak bilemediğimiz ney adından türemiş pek çok çalgı bulunmaktadır. Ancak birer meydan sazı olarak kullanılan bu çalgıların bugünkü formundan çok farklı olduğunu sanıyoruz.


Ney'in Yapısı ve Özellikleri

1) Kamış
          Ney, sarı renkli, sert ve sık lifli kamıştan yapılır. Sıcak iklim bölgelerinde ve taban suyu yüksek, sulak yerde yetişen bu kamışın birbirinden az ya da çok farklı cinsleri bulunur. En çok tercih edilen, Asi ve Nil nehirleri kıyılarında yetişen cins kamışlardır. Neylik kamış mutlaka dokuz boğum olmalı ve boğum aralıkları ve kalınlıkları mümkün olduğunca birbirine yakın olmalıdır. Tabiattaki kamışın boğumları doğal olarak kökten uca doğru kısalmakta ve daralmaktadır. Bu kısalma ve daralmanın mümkün olabildiğince azar azar olması tercih edilmelidir. Tabiatta neylik kamış, yerden yukarıya doğru ters olarak yer alır. Yere yakın olan boğumların araları uzun ve kamış et kalınlığı çok fazla olduğundan, bu kısımlar ney yapımında kullanılmaz. Ney yapılan kısımlar kamış boyunun yarısından yukarıda bulunur.

          Ney yapılabilecek kamışlar sonbaharda, hava sıcaklığına göre Eylül-Ekim-Kasım aylarında kesilmelidir. Püskül sürgüsü sararmamış, yaprak sapı kurumamış kamışlar henüz olgunlaşmamış olduğundan asla kesilmemelidir. Erken kesilen kamışlardan yapılan neyler olgunlaşma sürecini tamamlamadığı için, kısa bir süre sonra buruşacaklardır. Ayrıca kamışın dış yüzeyini kaplayan ve kamışı koruyan cidarı (mine tabakası), ancak olgunlaşma sürecinin sonunda istenen özelliğe kavuşmaktadır.

          Neylik kamışın kesilmeden önce düzgün olması asıl arzu edilen durumdur. Sonradan doğrultulan neyler, zamanla eğilme eğilimi göstermektedir.


2) Parazvâne

          Neylerin üst ve alt ucuna çatlamayı önlemek için çeşitli metâllerden yapılmış, kamışa sıkıca giren birer bilezik takılır. Bu bileziklere parazvâne adı verilir. Metâller altın, gümüş, bakır, vs gibi olabilir. Ancak gümüş, bakır gibi metâller oksitlendiğinden hava ile irtibatları kesilmelidir. Alpakka (bafon) oksitlenmeyen bir alaşım olduğundan tavsiye edilmektedir.

          Neyin üst ucuna takılan üst parazvâne, (en üstteki boğum aynı zamanda ses kutusu olduğundan) 0.30 mm den kalın ve 12 mm den geniş olmamalıdır. Alt parazvâne istenilen kalınlıkta ve genişlikte olabilir. Neylerin boğum çizgilerine çatlamalara karşı dayanıklılığını arttırmak ve süslemek amacıyla gümüş veya başka madenlerden teller sarılabilmektedir.


3) Başpâre

          Neylerin üst ucuna (üflenen yerine) sesin daha net çıkması ve dudakların yaralanmaması için başpâre denilen bir parça takılır. Başpâre genellikle manda boynuzundan yapılmakla beraber, fildişinden, abanoz veya şimşir gibi sert ağaçlardan yahut benzer malzemelerden yapılabilir.

          Günümüzde başpâre yapımında sanayide kullanılan teflon, fiberglass gibi malzemeler kullanılmaktadır. Ney yapım geleneğinde çoklukla kullanılan manda boynuzu, manda neslinin tükenmek üzere olması nedeni ile artık bulunamadığı için kullanılmamaktadır.

          Başpârelerin dudağa temas eden açıklıkları, iç yüzeye verilen derinlikleri (hazne derinliği) ve dış çapları neyzenlerin istek ve alışkanlıklarına göre değişebilmektedir. Ağız açıklık çapları 16-17 mm; hazne derinlikleri 1-3 mm; dış çapları da (boynuz malzemede boynuz kalınlığının elverdiği ölçüde olmak kaydıyla) 35-50 mm olabilmektedir.

          Başpârenin kamışa giren kısmının konik açısı, ses kutusunun girişindeki konik açıyla aynı olmalıdır. Bu açı yaklaşık 5 derecedir. Kamışa giren kısmın yüksekliği 12 mm; dışarıda kalan kısmın yüksekliği 18 mm.; dolayısıyla başpârenin toplam yüksekliği 30 mm olmalıdır. Boynuz malzemeden başpâre yapılırken, malzemenin yüksekliği yeterli gelmezse kamışa giren kısımdaki 12 mm lik yükseklik 5-6 mm ye kadar azaltılabilir. Ancak kamışın dışında kalan 18 mm lik kısım değiştirilmemelidir. Buna göre açılmış bir neyde sonradan yapılacak bir değişiklik ise neyin genel akordunu ve entonasyonunu bozacaktır.


4) Ney’ in Üflenişi ve Ses Sâhası

          Ney arka deliği sağ veya sol elin başparmağı ile kapatılabilecek şekilde sağa veya sola doğru eğimli olarak aşağıdaki resimde görüldüğü gibi tutulur. Oturularak icrâ edilen bir sazdır. Yalnız mevlevî âyinleri icrâsında neyzenler Hz. Mevlânâ’ ya saygı için ayakta (niyâz vaziyetinde) üflerler. Normal yükseklikte bir sandalyeye oturulup sağ ayağın altına bir yükselti konularak, sağ bacak yükseltilir. Sağ dirsek yükseltilen sağ bacağın üzerine dayanır. Sağ elin başparmağı ile neyin arkasındaki deliği, işaret parmağı ile en üstteki, orta parmağı ile üstten ikinci ve yüzük parmağı ile de üçüncü deliği kapatılır. Sol kol bu arada aşağıya doğru uzanarak neyin üstten dördüncü deliğini sol elin işaret parmağı, beşinci deliğini orta parmağı ve en al deliğini de yüzük parmağı ile kapatacak şekilde neyi tutup, aşağı seviyede kalmış olan sol dizin ön yüzüne dayar. Baş, çene sağ omuza çevrilmek suretiyle sol omuza eğilir, dudaklar başpâreyi yaklaşık 45 derecelik bir açıyla kavrar. Dudakların ve başpârenin bir kısmı açıkta kalacak şekilde neye üflenir. Ney’ in Mevlevîlik geleneğinden gelen geleneksel tutuluşu, yukarıda anlatılan sağ elin üstte olduğu pozisyondur. (Neyzenin sağ eli üstte olmak üzere ayakta üflediği bu pozisyon, tam bir mevlevî niyâz pozisyonudur.) Ancak şüphesiz ki sol el üstte olarak üflemekte de bir mahsûr yoktur. Hatta kimi neyzenler sol elin yukarıda olduğu pozisyonun avantajlarından söz etmektedirler.

          Neyden ses elde etmek özel bir eğitim gerektirir. Her şeyden önemlisi neyden fosurtusu mümkün olabildiğince az, volümlü, pest ve tiz bölgede rengi değişmeyen, hareket ettirilmeye hazır bir ses çıkarmaktır. Bunun için başpârenin kapatılması gereken bölümü alt ve üst dudaklar ile sıkıca kavranmalı, dudaklar çıkarılacak sese göre az veya çok sıkılarak ; sıcak, ılık veya soğuk nefes düzenli bir şekilde ve mutlaka diyafram desteği ile neye sevk edilmelidir. Akciğerler, diyafram, ağız boşluğunu çevreleyen tüm kaslar ve tabii ki parmakları hareket ettiren kasların tümü kontrol altına alınmış olmalıdır.

          Neyden doğru sesleri çıkarmak büyük bir kulak hassasiyeti ve dikkat ister. Üflenen her perde kontrol altında olmalıdır. Teorik olarak hangi âhenkte açılmış olursa olsun her neyin pozisyon olarak Kaba Irak’ tan Tiz Eviç’ e kadar üç oktav ses sâhası vardır. Ney’ in yapısal özellikleri ve neyzenin mahâreti bu ses sâhasının oluşmasında rol oynar. Değişik âhenkteki neylerde şüphesiz ki bu ses sâhası farklı bölgelerde yer alacaktır. Ancak Bolâhenk ve Sipürde âhenginde açılmış nısfiyelerde (hattâ Müstahsen ve Yıldız’ da bile) Tiz Nevâ pozisyonunun üstündeki sesler çok tiz kaldığından çıkmamakta veya çıksa bile kullanışlı olmamaktadır. Bu yüzden küçük neylerde ses genişliği iki buçuk oktava inmektedir.


Ney'in Perdeleri

          Ney, Türk Klâsik Müziği’ nin yegâne üflemeli çalgısı ve Türk Tasavvuf Müziği’ nin başsazıdır. Tüm tekke mûsikîsinde bendir ile birlikte cevâz gören tek müzik âleti ney olmuştur. Mevlevî Âyinleri ney ve kudümlerin iştirâki ile yapılır. Eğer bulunursa diğer çalgılardan da birer tane yer almaktadır. Ney ses rengi olarak insan sesine en yakın çalgılardan biridir. Her türlü müzikâl motifi icrâ etmeye olanak tanır. Üç oktavlık ses sâhası içindeki tüm sesleri, nefes şiddetini veya dudağın başpâre ile yaptığı açıyı değiştirmek sûretiyle koma koma (hattâ cent cent) verebilir.


Ney Yapımı

          Ney yapımı için öncelikle yeterli olgunluğa erişmiş kamışlar bulunmalıdır. Kamışın olgunlaşma derecesi, budaklarından anlaşılır. Budak uzunluğu 8-10 cm ye ulaşan kamışlar, ney yapımı için ideâl olgunluktadır.

          Ney yapımına uygun kamışlar bulunup, kesildikten sonra ilk olarak dış yüzeyini kaplayan yaprakları ve budakları boğumların tam dibinden düzgünce kesilerek çıkarılır. Bu esnâda kamışlar henüz çok tâze olduğundan delinmemesine ve minesinin zedelenmemesine dikkat edilmelidir.

          Daha sonra ilk kurutma işlemi uygulanır. Bu işlemde kamışlar tamamen sararıncaya kadar güneşte kurutulur. Bu süre yöre ve iklim koşullarına göre 2-3 ay kadar sürebilmektedir. İlk kurutma işleminin uzun tutulması, kuruma süresini kısaltmakla beraber, kamışın kısa sürede çok su kaybetmesine sebep olacağından, tavsiye edilmez.

          Bu işlemden sonra kamışlar ölçülüp işaretlenerek, ney yapılacak bölümleri 2’şer boğum (yaklaşık 20-30 cm kadar) aşağıdan ve yukarıdan kesilip, ikinci kurutma işlemine geçilir. İkinci kurutma işlemi bu kez kapalı, ancak iki yönden rüzgâr alabilen bir mekânda, kamışları herhangi bir yere dayamadan, kalın tarafı aşağıya gelecek şekilde, dik olarak serbestçe asarak bekletmek suretiyle uygulanır. Bu yöntemde kamışın tabii eğriliklerini yerçekiminin etkisiyle düzeltmek için alt ucuna bir ağırlık da bağlanabilir. Bu kurutma işlemi ise mekâna ve iklim koşullarına göre 6-9 ay kadar sürmektedir.

          Bu şekilde temizlenip, kurutulan kamışta hâlâ eğrilikler varsa, kamış (en erken kesildikten bir yıl sonra olmak kaydıyla) sıcaklıkla muamele edilerek, doğrultma işlemi uygulanabilir. Kamış doğrultulurken ateşle direkt olarak temas ettirilmemeli, kamışın dış yüzeyinde yanıklara yol açılmamalıdır. Kamışın sıcaklıktan zarar görmemesi için doğrulturken üzerine yağ sürülmeli veya sıcaklık, kaynar su buharı olarak uygulanmalıdır.

          Bu işlemden sonra kamışın yeniden ölçüsü alınarak, alt ve üst payları kesilip azaltılır. Daha sonra, dış kalınlığı ile alt ve üst uçlardaki et kalınlığı ölçülerek, her bir boğumun ayrı ayrı ortalama hacimleri hesaplanır. Kamışın kapalı olan boğum kapakları, bu hesaplamalar sonunda kurulan orantı doğrultusunda tespit edilen uygun kalınlıktaki elmas uçlu matkap tığlarıyla ve özel aperatlar yardımıyla tam merkezlerinden delinir.

          Başpâre takılan ilk boğumun kapağı ise 8 mm lik tığla ve yine özel bir aperat yardımıyla tam merkezinden delinir. Bütün bu hesaplama ve işlemlerde, ney yapımcısının meslekî deneyiminin büyük rolü vardır.

          Başpârenin takıldığı boğum (ses kutusu), ses rengini, tiz ve pest bölgelerdeki ses genişliğini oluşturan boğum olduğundan çok önemlidir. Bu sebeple başpâre ucundan boğum çizgisine kadar iki birimden kısa, üç birimden uzun olmamalıdır.

          Neyin üst ucuna parazvânesi ve başpâresi takılıp üflenerek, bir frekans cihâzı yardımıyla genel akordu yapılır. İstenilen akorda gelince başpârenin ucundan neyin alt ucuna kadar hassas bir şekilde ölçülüp, 26 eşit kısma bölünerek işaretlenir. Kamışın ön yüzüne alttan itibaren 4, 5, 6, 8, 9 ve 10. birimler merkez alınarak 8 mm lik elmas uçlu tığlarla ön yüzündeki delikler açılır. Kamışın çatlamaması için delme işleminde 20-25.000 devirli özel âletler kullanılmalıdır.

          Delikler kamışın boğum çizgilerine mümkün olduğunca uzak olmalı, 1.ve 6. delikler boğum ortalarına gelmeli, 2., 3. ile 4., 5. delikler boğum çizgilerini tam olarak ortalamalıdır.

          Eğer kamış tabiattan kesildiğinde ideâl ölçülerde ise (böyle kamışlara binlerce kamışta bir tane rastlanmaktadır) delikler direkt olarak herhangi bir kaydırma yapmadan genişletilebilir. Tamâmen ideâl ölçüleri hâiz olmayan bir kamışta delik yerlerinin hesaplanmasında 26 birimli klâsik sisteme ilâveten bâzı kaydırmalar yapmak gerekir. Ney yapımcısı delik yerlerini tespit ederken kamışı inceleyip, meslekî birikimini kullanarak bâzı kaydırmalar yapar. Bu kaydırmaların miktarı açılacak neyin çeşidine ve kamışın tabii özelliklerine göre değişim göstermektedir. Ney yapımcısı 8 mm olarak açtığı delikleri sonradan gerekli gördüğü takdirde genişletirken, gelişmiş bir frekans cihâzının yardımıyla ve sürekli olarak kontrol ederek 2 mm ye kadar aşağıya veya yukarıya doğru kaydırabilir. Yukarıya doğru kaydırılan deliklerden çıkan perdeler tizleşecek, aşağıya doğru kaydırılan delikten çıkan perdeler ise pestleşecektir. Delik çapları Müstahsen’ e kadar 9.5 mm, Yıldız ve daha uzun neylerde ise 10 mm olmalıdır.

          Bu işlemlerden sonra neyin alt ucu, aynı sesi veren kapalı ve açık pozisyonlar üflenip kontrol edilerek, gerekirse gerektiği kadar kısaltılır ve dengeye getirilir. Alt uç kısaldıkça kapalı pozisyonda üflenen Rast, Nevâ, Gerdâniye ve Tiz Nevâ perdeleri tizleşecektir.

          Son olarak arka yüzdeki 13. birime (yani ney boyunun tam ortası merkez alınarak) son delik açılır. Bu delik de gerekirse 1-2 mm aşağıya veya yukarıya kaydırılabilir. Bu kaydırma işlemi frekans cihâzıyla alt ve üst pozisyonlardan çıkarılan Acem perdesinin kontrolü ile yapılır.

          Dolayısıyla kamışın alttan itibaren 2, 3 ve 4. boğumunun ön yüzünde 2 şer, 5. boğumunun arka yüzünde ise 1 delik bulunacak ve neyin görünümü resimdeki gibi olacaktır.

          Tüm bu işlemlerden sonra ney, bâdem, susam veya parafin yağı gibi ince ve temiz bir yağla dolu yağlama tankına daldırılıp birkaç saat bekletilmek sûretiyle yağlanır. Yağ tankında kalma süresinin iki katı kadar süre beklenerek süzdürülen ney, temiz ve yumuşak bir bezle kurulanır. Artık üflenmeye hazırdır.


Ney'in Bakımı ve Korunması

          Neyi üstün bir performansla ve yüksek verimlilikle uzun yıllar kullanabilmek için başpâresini değişik neylerde kullanmamak, kamışa giren yerdeki konik açısı farklı olan bir başpâreyi neye takmaya çalışmamak gerekir.

          Neyin soba yakını, kalorifer üstü gibi yerlere konması veya soğuk havalarda uzun süre dışarıda korumasız bırakılması, kamışın yapısında çeşitli deformasyonlara yol açabilir. Bu sebeple âni sıcaklık değişimlerine mâruz bırakılmamalıdır.

          Neylerde en çok yaşanan problemlerden birisi eğilmelerdir. Neyin eğilmesini önlemek için uzun süre duvara dayalı olarak bırakmamak, eğer masa üstü gibi düz bir zemine konulacaksa, başpâresi masadan taşacak şekilde (yani gövdenin tamamı zemîne temas edecek şekilde ) koymak gerekir. Bu konudaki en doğru yöntem neylerin özel bir çanta içinde muhafaza edilmesidir.

          Neyin doğru zamanda, doğru bir yağ kullanılarak, doğru bir sistemle yağlanması verimliliği ve ömrü açısından çok önemlidir. Neyler yeni açıldığında iç cidârını soğan zarı görünümünde bir zar kaplar. Bu zar yağın kamışa tam olarak nüfûz etmesini önler. Bu bakımdan neyleri açıldıktan sonraki ilk üç ay için haftada bir kez, ikinci üç ay için iki haftada bir kez, sonrası için sürekli olarak ayda bir kez yağlamak gerekir. Bu yağlama periyodları neylerin günde 2-3 saat üflendiği varsayılarak ayarlanmıştır. Eğer ney daha fazla üfleniyorsa yağlama periyodları da buna bağlı olarak sıklaştırılmalıdır.

          Neyler üflendikten sonra havadar bir yerde en son üflendiği süre kadar bekletilerek, sıcak nefesin yoğunlaşması nedeniyle iç yüzeyinde oluşan ıslaklığın kuruması sağlanmalı, daha sonra özel çantasına konulmalıdır. Neyler yağlanmadan önce de bu işlem uygulanarak iç yüzeyindeki suyun uçması sağlanmalıdır.

          Yağ olarak öncelikle sıvı tatlı badem yağı, ikinci olarak susam yağı, eğer bulunamıyorsa sıvı parafin yağı kullanılabilir. Yağlamada harbi kullanmak, neylerin boğum içlerinde aşınmalara ve küçük kırılmalara sebep olacağından mümkün olabildiğince kullanılmamalıdır.

          En ideal yağlama yöntemi, neyin yağla dolu bir tankta 1-2 saat bekletildikten sonra 4-5 saat süzdürülerek, sadece dışının kurulanmasıdır.


Ney Yapımcıları

          Türkiye’ de bir meslek dalı olarak ney yapımcılığının tarihçesi oldukça yenidir. Neyzenler hemen her dönemde neylerini kendileri îmâl etmişlerdir. Bunda bir meslek dalı olarak ney yapımcılığının gelişmemiş olmasının yanısıra Mevlevîlik kültüründen gelen bir gelenekle ney satmanın neyzenlerce hoş karşılanmamasının önemli rolü olmuştur. Ancak son dönemde ney yapımcılığının profesyonelleşmesi, neyzenleri büyük bir külfetten kurtarmış ve memnûniyetle karşılanmıştır. Bugün Türkiye’ de on kadar ney yapımcısı neyzenlerin ve Türk Mûsikî Sanatı’ nın hizmetinde faaliyetlerini sürdürmektedir.

          Bunlar arasında İzmir’ de Mehmet Yücel ve Kemâl Köker, Ödemiş’ te Sencer Derya, Konya’ da Mahmut Uğurluakdoğan, Ömer Özçelik, Mersin’ de Ersin Atlı, Adana’ da Ferhan Gültekin, Şevket Sevinç ve Reşit Koca sayılabilir.


Bazı Önemli Ney İcracıları

          Bugün hayatta bulunmayan ünlü neyzenler arasında Şeyh Yusuf Dede, Kutb-ı nâyî Osman Dede, Şeyh Mustafa Nakşi Dede, Kazasker Mustafa İzzet Efendi, Mehmed Said Dede, Neyzen Yusuf Paşa, Neyzen Dede Sâlih Efendi, Neyzen Aziz Dede, Neyzen Tevfik (Kolaylı), Neyzen Emin Dede (Yazıcı), Rauf Yektâ Bey, Hüseyin Fahreddin Dede, Ressam Halil Dikmen, Halil Can, Süleyman Erguner (dede), Emin Kılıç Kale, Hayri Tümer, Gavsî Baykara, Ulvi Erguner, Burhanettin Ökte, Aka Gündüz Kutbay, Ahmet Polatöz , Polat Kale, Fuat Türkelman, Doğan Ergin sayılabilir.

          Niyâzi Sayın, Ahmet Yâkuboğlu, Selâmi Bertuğ, Doğan Ergin, Fikret Bertuğ, Ârif Biçer, Şemsettin Güvey, Ömer Erdoğdular, Sadrettin Özçimi, Kutsî Erguner, Süleyman Erguner (torun), Ekrem Vural, Ümit Gürelman, Ârif Erdebil, Mahmut Bilki, Uğur Onuk, Ali Sezâî Balakbabalar, Yavuz Akalın, Murat Sâlim Tokaç, Yusuf Kayya, Sâlih Bilgin, Aziz Şenol Filiz, Mustafa Güvenkaya, Yavuz Ballıoğlu, Hüseyin Kutsî Sezgin, Fahrettin Acar, Ahmet Şahin, Cevdet Yıldız, Ömer Bildik, Kâşif Demiröz yaşayan neyzenlerimizdendir.

Resim Ekleme


Resim Ekleme

__________________

Bu ileti en son webmaster tarafından 25.11.2008- 00:58 tarihinde, toplamda 1 kez değiştirilmiştir.

Yeni Başlık  Cevap Yaz
Toplam 2 Sayfa:   [1]   2   >   son» 



Forum Ana Sayfası  »  Türk kültürü ve medeniyeti  »  Türk Müziği
 »  Türk Müziği Çalgıları

Forum Ana Sayfası

php Kolay Forum (phpKF)   Telif - Copyright © 2007 - 2009   phpKF Ekibi

turkata.net

 RSS Beslemesini Görmek için Tıklayın   RSS Beslemesini Google Sayfama Ekle   RSS Beslemesini Yahoo Sayfama Ekle